tarih: 07.05.2017 21:51 hit: 917

İsyan mı değil mi(Dersim 3. Bölüm)?- CeKa

80. YILDÖNÜMÜNDE DERSİM SOYKIRIMI BAHSİNDEN
III. Bölüm
 İsyan mı değil mi(Dersim 3. Bölüm)?- CeKa
Yazımın bu son bölümünde  Dersim 1937 ve 1938 de yaşananların isyan olup olmadığı konusunda yaşanan tartışmalara dair  belli noktalara değinmek istiyorum.
Yaklaşık yirmi yıl önce ,  1937 Dersim’de yaşananların bir isyan olarak nitelenebileceğini söylemiştim. Ama bu isyanın Dersimlilerin değil,  devletin isyanı olduğunu söylemiştim.  Devlet yetkilileri, Dersimin kuzey şeridinin ( Cebeli Dersim) haldeki  adı konmamış yarı-otonom statüsünün devletin hakimiyet alanı dışında kalmasının kabullenilemeyeceğini her dafasında dile getiriyordu.  Kemalist rejim, bunun cumhuriyet rejiminin tektipleştirme ve homojenleştirme serüvenine aykırı düştüğünü ve bunun mutlaka bertaraf edilmesi gerektiğini düşünmekteydi. Bunun giderilmesi devletin talebi, hem de acil talebiydi. Çünkü gecikme ‘geç kalma durumu ‘ yaratabilirdi.
Dersimliler devletin zaafiyete uğradığı durumlarda, bundan faydalanabilirdi. Tıpkı birinci dünya harbinde olduğu gibi, tıpkı Sevr’li günlerde olduğu gibi.
Dersimlilerin bugün isyan var mıydı yok muydu tartışmaları bir yönüyle de dedeler ve torunlar ilişkisini hatırlatır. ‘Şeyh Bedrettin’in torunu Hafız Halil b. İsmail ’’Osmanlı karşıtı anısını ortadan kaldırmak , halk içerisinde bir isyan ruhu olarak dolaşmasını engelleme  görevi’’ ni ifa etmek için,  dedesinin aslında isyan etmediğini, iftiraya uğradığını , aslında padişaha sadık olduğunu .. ‘’ savunmaktadır.  Babai isyanının lideri baba İlyasın torunu Elvan Çelebi de benzer şeyleri Baba İlyas için söyleyecekti.   ( Erdoğan Aydın, Osmanlı Gerçegi, 2008: 163)
Dersimlilerdeki anlatımda da son yıllarda bu yön ön plana çıkmaktadır. Uzun bir direnme tarihi 1937-1938 e hapsedilmektedir.
 Gerek canlı tanıklar gerekse de Dersim üzerinde çalışan bazı aydınlarda önplana çıkan bu tür yaklaşımlardır.  
Bu gün daha çok  mağduriyet ve masumiyet boyutuyla meseleye yaklaşılmaktadır.  
Oysa ki masumiyetin ölçüsü isyan etme veya etme ile ilişkilendirilemez. Kendi topraklarını savunmak her durumda meşrudur.  Öye yandan ‘herkesin bildiği bir sır’dır ki devlet , 1937 ve 38 de herhangi bir olaydan dolayı değil,  yıllar önce hazırladığı plan ve programlar çerçevesinde Dersim’e saldırmıştır. 1926 dan başlayarak 1933 te yayınlanan rapor ve etütleri içeren   Dersim kitapçığında  yol haritası belirlenmiş ve 1936 de ise hayata geçirilmeye başlanmıştı. Üstelik 1936 Dersim’de bir hayli sukunet hakim olduğu halde.
 Bu planlı ve programlı saldırı için devlet sudan bahaneler ararken, onyıllar sonra  bizi de bu sudan bahaneleri çürütmek için seferber ettirmiştir.
 

PEKİ NEREDEN ÇIKTI BU İSYAN SÖYLEMİ?
Mahmut Yürekli’nin belirttiğine göre devlet Dersim ‘ e dair ilk isyan tabirini  1851 de kullanmıştır.   Dersim ve Koçgiri aşiretleri vergi vermeme bahanesiyle isyan etmiştir. Daha önceki olaylar daha çok şekavet çereçvesinde değerlendirilmiştir ( Dersim Kürd Kürt Tedibi, Mahmut Yürekli).  
Devletin resmi söyleminde bütün Kürt tepkilerinin isyan adı altında kategorize edildiği herkesin malümü. PKK savaşına kadar ki bütün harekatlara isyan denmiştir.  Yerel kalkışmalar, ufak tefek huzursuzluklar genellikle böyle adlandırılmıştır.
Ancak bizim cenahta da bu söylem eskiden yaygın olarak kullanılmaktaydı. Elbette herhangi bir art niyetle değildı bu. Dönemin karekteristiği buna cevaz vermekteydi.
Gelgelelim  bu gün isyan kavramına hayli öfke duyan ve kendilerini ağırlıkla  Kürt kimliği dışında tarif eden kimi kesimler bunun da faturasını Nuri Dersimî’ye biçmektedir. Sanki birileri İsyan demeseydi Türk devleti cürümlerinden dolayı özür dileyecek, mağdurların yaraları sarılacak,  biz de gül gülistan kardeş kardeşe yaşayıp gidecektik . Bu bağlamda  Nuri Dersimî’nin Sey Rıza adına yazdığı mektubu dert ediniyorlar. Oysa bizim yaşlılardan Sey Rıza’nın  Alişer’i dış devlete ( Rusya) yardım için yollamak istediğini duymuştum. Alişer öldürülmeseydi Nuri Dersimî’nin yaptığını yapacaktı.
 Türk başbakanı R.Tayyip Erdoğan yıllar önce Dersim’e dair özürden bahsettiğinde,  sosyal medyada bir Kürt milletperveri ‘’ Başbakan söylemeseydi Dersim’de bir isyan olmadığını bilemeyecektik’’ demişti. Peki bu vatandaş Nuri Dersimi’yi okumamış mıydı? Bana kalırsa, Kürd Meselesiyle şu veya bu şekilde alakadar olup ta Nuri Dersimi’yi okumayan insan sanmam ki olsun.
 Oysa  Dersim’de bir isyan olmadığını ilk söyleyen kişi Nuri Dersimî’dir.  Nuri Dersimî Türk devletini kastederek ‘’ Dersim’in müdafaa harbini  bir isyan mahiyetinde göstererek dünya yayın ve basınına haberler yaymak suretiyle türk hükümetinin yaptığı hile, bazen makus netice veriyordu’’ ( Dersimî, Kürdistan Tarihinde Dersim sa. 308). Demek ki söz konusu olan bir isyan olmayıp bir müdafaa harbiydi. Peki Kürtler Nuri Dersimi’yi okumadı mı? Elbette okudu.
Öyleyse  isyan söylemi  Kürtlerin ve diğer muhalif güçlerin literatürüne nasıl girdi? Bana kalırsa bu,  modern Kürt Ulusal Hareketinin ortaya çıktığı dönemin yani 60 lı ve 70 li yılların karakteristiğiyle doğrudan ilintilidir. 1960 lı 70 li yıllar, ulusal ve sosyal kurtuluş savaşlarının yükseldiği dönemdir. Kürtler de dünyadaki ulusal kurtuluş savaşlarını kendileri için esin kaynağı olarak alıyorlardı. Doğal olarak kendi tarihlerinde de bunun gibi olmasa da buna benzeyen özellikleri kendi öznelliklerine tercüme ediyorlardı.  Ayrıca Kürt Ulusal Hareketi  soldan besleniyordu. Solda da yapılan  devrim ve sosyalizm perspektifli iktidar stratejileri tartışmaları  ağırlıklı olarak silahlı mücadeleyi esas alıyordu. Mahir Çayan’ın silahlı propaganda tezi,  Kürd silahlı direnişinin  el kitabı olmuştu.
Modern  Kürt Hareketi Dersim’de de bir isyan ve direniş görmek istiyordu. Elbette bunu teyid eden eylemlilikler de yok değildi. Modernitenin dili  ve gözüyle bakıldığında geçmişin sadece direnişleri görülüyordu. Devletin karakollarına-Sin , Amutka, Diztaş-  yönelik baskın ve saldırılar,   Kalanların kendi yörelerinde askerleri öldürmeleri   ,  devletin köprülerine-Pah, Kahmut vs. yönelik saldırılar, ünlü Laç direnişinin destansı anlatımı, daha eskilere gidersek 1916 da tümen baskını gibi olaylar isyan sayılmasa da,  önemli bir  bir benzerliği de ima etmiyor değildi.
İsyan söylemi ,  Kürt Ulusal Hareketinin ve Sosyalist Solun ortaya çıkış  ve ideolojik yükseliş döneminin söylemidir, modernitenin söylemidir.
Benzer bir değerlendirmeyi, yani tarihi hadiselerin adlandırılmasının konjonktüre bağlı olarak değiştiğine dair belirlemeleri , Aytekin Ersal da  Şeyh Said İsyanı bağlamında  yapmaktadır. Ersal’a göre Şeyh Said İsyanı 1930 larda irticai hadise, 1970 lerde emperyalist güçlerin oyunu ve 1990 lı yıllarda ise Kürt İsyanları bağlamında değerlendirilmiştir. Aytekin Ersal, Şeyh Sait’ten Dersim’e , 2015: )
Bugün ise , devlet  arşiv ve çeşitli belgelerinden ve sözlü tarih çalışmalarından yola çıkarak, tersi bir söylemle karşı karşıyayız hem de neredeyse karşıt bir noktadan ve cepheden.
 İsyan söyleminin tam karşı kutbunda konuşlanan bu bakış ,  sadece Solun ve Kürt hareketinin bugün daha fazla veriye sahip olması ( dönemi yaşayanların sözlü anlatımları, devlet arşivleri vs) ile izah edilemez. Dönemin başka karekteristikleri de burada rol oynamaktadır.
 40 yıldır savaşan Kürd Hareketinin gündemi geçmiş değil, geçmişi arkasına alarak geleceğe yönelmiştir o, onun gündemi başkadır. Dersim geçmişine dair değerlendirmelerde sözünü ettiğimiz, daha çok geçmişteki çeşitli sol hereketlerde yer alan kesimler ilgilidir.
Ermeni soykırımıyla ilgili tartışmalardan da  esinlenen  önemli bir Dersimli aydın kesim  bu dönemde   Dersim soykırımı  meselesini  ele aldı. İsyan söylemi dışında farklı bir söylemle konuşmaya başladı. İsyan söylemini ‘isyan endüstrisi’ olarak  yererken tam karşıt bir noktaya savrularak ( elbette herkes için söylemiyorum) ‘Cumhuriyet banisi muti Dersim’ söylemi geliştirdi. Bu çevrelerin hemen hemen hepsinin  Sol gelenekten geldiğini belirtmekte fayda var.
 Sol artık yenilmiştir , darbelenmiştir ve mağdurdur. Dolayısıyla kendini motive edecek olan bir isyan ya da direniş söylemi cazip  olamaz.  O artık kendisine kader ortağı aramaktadır. Dersim’de de artık isyanı değil, mağduriyeti ve masumiyeti aramaktadır.  Dili modernitenin değil post-modernitenin dilidir, gözü de öyle. Şimdi geçmişe  başka bir gözle bakılıyor, dilden başka cümleler çıkıyor.   Şimdi bölgeye devlet erkanının nasıl elini kolunu sallaya sallaya gelip dolaştığı, devletin nasıl bölgede rahatlıkla nüfus sayımından tutun da, kör ve topalların sayısını bile tespit edebilecek , daha doğrusu istatistikler tutacak kadar hakimiyet kurduğu, Dersimlilerin nasıl birinci harpte savaşa katıldıkları,askere nasıl gitmeye can attıkları, okullara nasıl coşkuyla gittikleri, meclise nasıl altı mebus yolladıkları, Mustafa Kemal’i nasıl Sansa Boğazı’nda korudukları, şapka devrimini nasıl sevgiyle karşıladıkları  ,Nuri Dersimi’yi  nasıl Dersim’den kovdukları, Şeyh Sait kuvvetlerine karşı nasıl savaştıklarına dair  çeşitli şişirme ve alıntılar ve uydurma haberler vs.vs. akla hayala gelmeyecek  anlatılar, ne yazık ki  ciddi sosyolojik tespit ve tahlilere kaynaklık ediyor.   Bir kaç yıl önce bir aydınımızın Katliamın yıldönümü vesilesiye dinlemiştim de, acaba Kütahya, Balıkesir , Manisa’yı mı anlatıyor diye düşünmekten kendimi alamamıştım.
Bu  anlatıların  hepsinin gerçek olması, ya da yaşanması gerekmiyordu elbette. Çoğunun  tevatur ve abartma, uydurma olduğunu biliyoruz.   Önemli olan , dönemin bakışına hizmet eden bir algının yaratılmasıdır.  Seksen yıldır bu milletin   Şeyh Said Seyid ile Sey Rıza’nın görüştüğü ve  görüşmede  Şeyh Said ve Şafii Kürtlerin  Kızılbaş Kürtlerin  kestiklerini yemediklerine dair üretilmiş hayali görüşmeyle uyutulduğunu hatırlatırsam galiba meramımı anlatmış olurum. Yeni anlatıların amaca hizmet aşkıyla üretilmesi bir gerekliliktir. Bilgi kirliliği enflasyonuna burada girmeyelim.
 Bütün bu anlatılar,  geçmiş sürece dair daha ayrıntılı verilere sahip olabilmenin ötesinde,  kişilerin  kendilerinin özne olduğu bir süreçte, ciddi yara almasından kaynaklı bir yaralı bilinç sendromuyla ne ölçüde ilintilidir bilemem. Ama; anlatılarda gizli bir neo-kemalist söylem, bir cumhuriyet baniliği kendisini ele vermektedir.  Bülent Bilmez’in   belirttiği gibi bu anlatılar ‘’ medeniyete kuçak açmış, yeni ulus devlete entegrasyona istekli/açık’ Dersimli profilini çizmeye yöneliktir. (Özgür Fındık; Karavagon, Bilmez’in Önsözü, 2012, sa.  37).
 Şeyh Said  Hareketinde yer almamalarını Dersimlilerin  ‘ devlete karşı harekette bulunma ‘ geleneğine sahip olmamasının  karinesi sayma gafletinde bulunanalar dahi oldu. Ne diyelim , Alî séro Mîhemmedî ré vace ro!. Yani bu gün 40 yıldır savaşan bir Kürt Hareketinde yer almayan milyonlarca Kürdün herhalde başını önüne koyup kara kara düşünmesi gerekir. Öyle ya Kürtlerin kırk yıllık isyanının dışındalar.'Şecaat arz ederken merdikıpti sirkatin söyler’ biraz ırkçı bir deyim ama tam da öyle.   Bu çevreler,  Bilmez’in isabetli yaklaşımıyla ( age eser, Karavagon)  Kemalizmin kaba modernist projesinin hamiliğine soyunmaktadır. ‘’Biz zaten istediklerinizi yapacaktık neden bize kıydınız demeye getirmektedirler’’. Ama hayır onların söyledikleri bundan fazladır. Onlar  ‘biz Cumhuriyeti çok sevmiştik’ demek istemektedir.  Kafalarında kutsadıkları   Kemalist cumhuriyetin tekçi ulus projesine  pek fazla itirazları yoktur. Türk devletin Kürtler üzerinde şiddet tekelini meşru görürler, karşı çıktıkları tek şey ise şiddetin kendisine değil dozuna yöneliktir.
  Bütün bu tartışmalar,   İsyan mı değil mi üzerine koparılan fırtınanın  sadece  1937-1938 momentiyle ilgili değerlendirmelerle sınırlı olmadığın gösteriyor.  Bu momente dair kimsenin farklı söylediği pek bir şey yok. Bu dönemde devletin hakimiyeti altındaki topraklarda belli bir grubun belli bir amaçla başkaldırısı olarak isyan söz konus değil . Dersimli yeni kazanımlar peşinde değil,  var olanı korumaya çalışıyordu. 1936 da başlayan süreçte bile silahların bir kısmını teslim ederken, mevcut durumu korumaya yönelik ,bir nevi momerandumu amaçlıyordu, yoksa ‘el kaldırma’ durumu değildi. Yani silahların bir kısmını verirken bile durumu idare etmeyi amaçlıyordu.  Ama hesabı tutmadı o yarı mesele.
1516 da İdris-i Bitlisi ile Kürt Mirleri ( Çemişgezek Mirliği de bu ittifakın içerisindedir) arasında yapılan anlaşmanın 19. yy da devletin başlayan merkezileşme politikaları ile tek taraflı bozulduğu söylenebilir. Osmanlı kaynakları Kürdistan’ın yeniden fethedilmesi için seferberlikten  bahsetmektedir.   1938,  bu fetihin Dersim ayağıydı. Devleti harekete geçiren de 38 de herhangi bir isyan olmayıp 19. yy ın ortasında gündemine aldığı Cebeli Dersim  Islahatı  programını sonlandırmaktı. Yani yüz yıllık bir   süreç ve  görülmemiş bir hesabın finaliydi 1938. 19. yy da başlayan Kürdistan’ın yeniden fethi, 1938 de Dersim’in ele geçirilmesiyle tamamlanacaktı,  tamamlandı da.


Yüzyılın başında Dersim Mutasarrıfı Mikdat Bedirhan’ın  yaptığı  ‘’ Hükümete itaatleri Türkçe bilip bilmemeleri ile doğru orantılıdır’’ tespiti , hedefi de işaret ediyordu. Devlet bu hedefi önüne koymuş,  vaktini bekliyordu.  
Dersim fırsat buldukça , doğrudan devlete yönelik saldırılarda bulunmuştur. Bunlara isyan densin denmesin , yaşanan tarih farklı okunabilir ama onu kimse değiştiremez.
Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar , Romenler vs milletler kendi topraklarında özgürlüklerine kavuştular. Kimse artık şu veya bu eylemlerinden bahsetmiyor, ama başarılı olamasalardı , onların toprakları üzerinde de devletin’meşru tekel hakkı’ çerçevesinde başka başka şeyler söylenecekti.
Vergisini veren, okuluna giden, askere seve seve giden, sapkayı takan ,nufüs sayımına , yol yapımına yol veren Dersimli portresini devlet kaynaklarından okuyanlara karşı,  aynı kaynaklardan bir başka Dersim portresi de çıkarabiliriz ( Siyasi boyuta dair yazının ilk iki bölümünde kısa değinmelerde bulunmuştum):  
1878 Osmanlı Rus Harbinde  Dersimliler Hozat ve Mazgirt’teki askeri kıtalara hücum ederek kışlaları tahrip ve talan etti ( Genel Kurmay Belgelerinde Kürt İsyanları II sa. 43).
1892 de Kocan /Semkan aşiretlerinin saldırısında biri albay, biri doktor 50 tane de asker öldürüldü ( age. Sa 45).ı914 de Kırgan aşireti Sin karakoluna saldırıda bulundu.
1916 da Ruslar Dersim’e yaklaştıkça Dersimliler de Türk ordusunun zayıf kıtalarına saldırarak 36. Tümene yaptıkları baskında tümeni tamamen silahtan tecrit etmiş ve ele geçirmiştir. ( ege. Sa 46). Türkler Rus kıtaları karşısında çekildikleri sırada Dersimliler pek çok silah ve cephane ele geçirdi. ( age sa. 46)
1908 de Karabal aşireti Şavak Köyü Jandarma karakolunu basarak askerin silah ve cephanelerini almıştır ( Dersim Raporları , sa. 177)
1908 in mayıs ayında 2000 kişi Kakber müfrezesine taaruz ederek bir kaç asker öldürmüş ve geriye kalan 25 askeri de çırılçıplak soyarak serbest bırakmıştır. ( age. sa 178)
Kazım Karabekir raporuna göre de : ( Batı Dersimliler) 1908 de bir alay kadar askere baskın yaparak bozulmasına ve subaylarla beraber yüze yakın can kaybına yol açmıştır.  Başta idare İbrahim olmak üzere bazı Dersimliler daha sonra Ruslara  Kürtlerin muhtariyeti hakkında Ruslara telgraflar çekmiş ve Osmanlılar aleyhine kullanılmak üzere otuzu aşkın mavzer tüfek ve elli sandığa yakın cephane alığ getirmiştir ( Kazım Karabekir raporu).
1926 da Qocan aşiretine karşı düzenlenen askeri harekette kırka yakın asker öldürülmüştür ( Dersim raporlarından, İzzettin Çalışlar).
1030 yılında Danzig Plümür bölgesinde askere almak için celp pusulaları köylülerce kabul edilmedi. Bu köylerin ahalisi askerlik yapmayı reddetti. Devletin düzenlediği askeri sefere Plümür Tedibi deniyor. ( Makyürekli, age. Sa 53)
1931 de Qocan aşireti Amutka’daki askerlere saldırarak ellerindeki silahlara elkoydu. Hatırlı kişilerin araya girmesiyle ‘kardeş payı’ yapıldı. Beşi devlete  geri verildi, dördü aşirete kaldı (Devletin Dersim Arşivi  Serap Yeşiltuna)
İşte 1937 li yıllara gelindiğinde Dersim’in askeri  sicil kaydında bunlar yazılıydı. Herhalde başka yerlerde devlet otoritesini doğrudan hedef alan bu tür hadiseler pek görülmezdi.
 Her seferinde Dersim de çok kan kaybetti, sürekli çatışma ve istikrarsızlıklarla dolu yüzyıllık süreç te Osmanlı -Türk idareleri Cebeli Dersimde hakimiyet kuramadı, Dersim’i yönetemedi. Ama Dersim de kendisini yönetemedi. Dışarıda devletle, içeride birbiriyle kavgalıydı. Ne tesadüf ve ne  acı ki, Şerefhan ‘’Bütün devletler ittifaktan doğar, devletsizlik ise ittifaksızlıktan doğar’’ ünlü sözünü Çemişgezek miri Pir Hüseyin’in 16 oğlu arasındaki kavga vesilesiyle söylemiştir.
1938 e gelindiğinde Dersim  sadece uzatmaları oynuyordu.  Uzun bir çatışmalı süreçte ağır yara almıştı. Ama 1937-38 de dahi yaralı bir aslan gibi  can havliyle de olsa direnmeye çalışıyordu. 18 Haziran 1937 de yani savaşın en kızgın safsında bile Tan gazetesinin yazdığına göre ( Tan Dersim Terakki yolunda) Dersimliler talep listesi gönderiyor. ‚‘‘Dersimli beyin yeniden fesat kaynatarak, memleketin huzur ve sükúnunu bozmıya kalktığı haberi, evvelá Elázize, oradan Ankara´ya geldi. Dersimli sergerde, üstelik bir de talep listesi göndermişti. Yol, köprü, mektep, kışla, karakol, vergi, memur, hükúmet teşkilátı istemiyordu. Kendisi yerinden oynatılmayacak, siláhı alınmayacaktı.“  1937 deki Pax köprüsü hadisesinde de General Alpdoğan Demenan ve Haydaranlara (makkemede Seyid Rıza’nın aleyhine ifade verecek olan) Seyit Hüseyin’i aracı olarak gönderdiğinde Aşiretlerin Alpdoğan’a ileri sürdüğü ilk şart; ‘‘ önce askerlerini Peri suyunun öte tarafına çeksin’ idi. Yani İç Dersim’in dışına çeksin demektir bu. Çünkü Türk askeri onlar için yabancı bir dış güçtü.
1937 de Seyit Rızanın asılmış , Alişer, Saan Ağa ve nice direniş odakları bastırılmıştı. 1938’in başında, Kalan aşireti Mercan bölgesinde 20 asker öldürülmüştü. ( Mustafa Kemal’in başsağlığı mesajı, devlet arşivlerinde bulunmaktadır) . 1937’de direnişe katılmayan Qocan aşireti  1938 de en elverişsiz ve umutsuz ortamında direniş kararı aldı. Yenileceklerini biliyorlardı. Ben onları yenileceklerini bile bile savaşan Paris Komünarlarına benzetirim hep.  ‘’ Türkleri içimizde istemiyoruz, karakaollarını, mekteplerini içimizde istemiyoruz’’  demiş ve ‘’içimizden  çıkarmak için silaha sarılalım’’ demişti Qocanlılar. Civar aşiretlerine öneride bulunmuş , evet diyen olmuş, hayır diyenler olmuştu . Neticede Amutka karakoluna saldırmış ve devlet kaynaklarına göre ‘çok şiddetli muvemetten sonra’ , hava bombardımanıyle aşiret güçleri geri püskürtülmüştü.
 En umutsuz dönemde bile ileri sürülen bu taleplerin bu gün savunulan Demokratik Özerklik’ten nesi eksik? Ama biz Solcular parti programlarımızdaki asgari azami talepler listesine alışığız, belli ki bu sadelikte isteklerin  bize tercüme edilmesi gerekiyor.  Ayrıca çoğumuz  Ekim Devrimine dair ‘’altı Kasım erken, sekiz Kasım geç’’ şiarlarıyla siyasi formasyonumuzu aldık, isyan ve  devrim modellerimiz de öyle. Lenin Mao modellerine uymuyorsa işin rengi değişiyor.
TANIKLARIN ANLATIMI
Sonyıllarda katliamdan  tanıklarla yapılan röportajlardan da iligili tartışmanın arka planına dair  çeşitli ipuçları alınmaya çalışılmaktadır.
 Dersimli sözlü tarih tanık ve  anlatıcılarının anlatımları da önemli rol oynamaktadır. İşin daha çok masumiyet ve mağduriyet boyutunu öne çıkarmaları anlaşılır bir durum. Gelecek nesilleri korumaya yönelik iç güdüsel bir tavır takınılması da anlaşılır. Bu anlatılar,  anlatıcıların bu günkü hale-i ruhiye ve kaybetmek istemedikleri ekonomik ve sosyal konumlarıyla da iliştirilebilir. Yaşatılanın   vahşet  ve gayrı insani ürkütücü boyutu düşünüldüğünde , bugün yersiz de olsa kıt kanat bir yaşam ve huzur ,korunması gereken bir ayrıcalık olarak görülebiliyor. En önemlisi kendi neslinin devamı için bu önemli.  Meselenin bu boyutunu da   örnekleyeyim:
Birincisi ; Cemal Taş’ın Kazım Ağa ile yaptığı (Cemal Taş, Dağların Kayıp Anahtarı, sa 36,37), mülakatta Nuri Dersimi’ye dair  söylediği sözlerle ilgili. Hali vakti yerinde,  Dersimin ileri gelenlerinden  olan Kazım Ağa ( ki bizim de saygıdeğer aile dostumuzdu) kendisiyle yapılan bir röportajda, Nuri Dersimî’den bahsederken ‘makbul adam değildi, milletin huzurunu kaçırıyordu’ demişti.  Yukarıda Qocanların direnme kararı alması ve ‘ Türkleri içimizden çıkaralım’ talebini Ovacık Aşiretlerinden Kewan aşireti reisi Mahmudé Kewoğli’ye götüren kişi Kazım Ağa’nın babası Şıx Hesen Ağa’dır. Aslında sözkonusu olan, bugün kendisinin sahip olduğu bugünkü  huzuruydu; bugünkü huzurunu o günkü huzurun yerine ikame etmişti . Babasının huzurunu Nuri Dersimi değil devlet kaçırmıştı. Nuri Dersimi 1938 de Suriye’deydi.  
İkincisi ; 1997 yılında Tija Sodıri Dergisi Sey Rıza’nın kızı Leyla Xanım ile yaptığı  iki bölümlük bir röportaj . Leyla Xanım Sey Rıza’nın Ankara’ya gidip Atatürk‘le görüştüğünü ve yanında  üç sene kaldığını falan söylüyor.  Dört beş yaşında iken cesetlerin altından çıkarılan Leyla Xanım 1938 sonrasının anlatısını aktarıyor. Böyle bir şeyin olmadığını herkes bilir. Leyla Xanımı destekleyecek bir kanıt yok . Peki Leyla Xanıma, Sey Rıza’yı Atatürkle ahbap yaptıran, babasını Atatürk’ün yanına gönderten  nedir? Kanımca bügün kü , yani anlatıyı yaptığı zaman ki-düşüncesidir, bu gün  Leya Xanım’ın geldiği yerdir. Bu yer,  babasıyla Atatürk ilişkilerine yeni bir yorum ve okuma getirmekte, hayali de olsa onu bir başka bağlama oturtmaktadır. Yani 1938 jenosidinden sonra  uygulamaya konan devletin   özel ( özellikle Atatürk’ü Alevilere şirin göstermeye çalışan) etnosid  politikalarının insanlarımızı getirdiği yerdir bu yer.
 Masumiyet söyleminin masumiyetini yitirdiği   yer de burasıdır.
 Katliamda beş yaşındayken aldığı süngü darbelerine rağmen cesetlerin altından sağ kurtulan ve Türkçeyi sürgünde öğrenen akrabam,  şimdi Türk olduğunu savunmaktadır.  Eh boşuna söylemedi Türk paşaları ‘‘Türk süngüsünün olduğu yerde Kürt meselesi yoktur‘‘.
Türk olmak!. Bir Dersimlinin dediği gibi ‘’biz onlardan degil onlar bizden istekte bulundu’’. Evet talepte bulunan devletti. Nerede durmamız  gerektiğini, yerimizi bize işaret eden onlardı.
Bizim itiraz ettiğimiz de bu yer’dir.  Bu  yer,   bize dayatılan Türkleştirme’dir. Silahların teslimi, okul sevgimiz, vergi  vs. vs . bunlar teferruattır. Meşruluğumuz ve masumiyetimiz kıstası bunlar olamaz. Bize ait başka bir yer daha var.  Kendi topraklarında,  kendi etnik ve inanç kimliğiyle yaşamada ısrar edenlerin yeridir. Bunda ısrar edenler için ‘bir tutam’   saygı beklemek hakkımızıdr.  

Son olarak, ve artık geçmişi arkamıza alıp geleceğe bakmalıyız derim.  

05.05.2017, Cemşi Kaya

 

 

 

 

Ekleyen

Dursun Ali Küçük
Dursun Ali Küçük

Detay

Son Yazılar

BENİ  KÜRTÇE  SEV
Kurdistan

BENİ KÜRTÇE SEV

13.11.2017 00:13    İzzet Eker

BENI KÜRTCE SEV "Tanri sevin dedi" bir yazarın kitabının girişinde yazıyordu. Tanri bizi hic sevmedi. Neden diye sorduk? BIze hicbir açiklamada bulunmadi. Insanlar bize "Tanriyi sevin" dedi... Biz, Tanriyi da insanlari da cok sevik. Bütün doğayı-canlilariyla sevdik. Biz sevmeyi sevdik..

Devamı
      18
‘Kürdün başarısı Türkiye’de ki ırkçı zihniyeti rahatsız ediyor’-HDP Mİlletvekili Mehmet Ali Aslan
Siyaset

‘Kürdün başarısı Türkiye’de..

30.09.2017 23:30    Dursun Ali Küçük

HDP Milletvekili Mehmet Ali Aslan    ‘Kürdün başarısı Türkiye’de ki ırkçı zihniyeti rahatsız ediyor’   Özellikle bu referandumla beraber daha da artı ve kimin ne olduğu ayan beyan ortaya çıktı. Demokratlıkları, Ümmetçilikleri, Müslümanlık..

Devamı
      244
‘Kürdün başarısı Türkiye’de ki ırkçı zihniyeti rahatsız ediyor’
Kurdistan

‘Kürdün başarısı Türkiye’de..

30.09.2017 23:18    Rozerin Urucu

  ‘Kürdün başarısı Türkiye’de ki ırkçı zihniyeti rahatsız ediyor’-HDP Milletvekili Mehmet Ali Aslan Cts, 30/09/2017 ‘Kürdün başarısı Türkiye’de ki ırkçı zihniyeti rahatsız ediyor’   Özellikle bu referandumla beraber daha da artı v..

Devamı
      36